Türk tiyatrosuna, kendi gösteri geleneklerimizden yararlanarak mı yoksa Batı örneklerine özenilerek mi varılır? Bu soru yüz yıldır tartışılıyor.
Şair Evlenmesi, tiyatroculuğumuza ''la'' sesini verdiğinden bu yana, Ali Bey'in Ayyar Hamza'sı, Ahmet Vefik Paşa'nın yerli oyunmuş duygusu veren Moliere uygulamaları, Teodor Kasap'ın Pinti Hamit'i ve İşkilli Memo'su ama daha da çok Hayal dergisinde açtığı ilginç ve yürekli kampanyası ile Şinasi'nin çığırını destekleyip sürdürdüler. Ne var ki Tanzimat kırması bir Avrupa hayranlığının at oynattığı aydınlar, daha doğrusu yarı aydınlar ortamında yankı bulamadılar. Hele Namık Kemal, biraz sonra da Abdülhak Hamit biçim bakımından Batı kalıplarına kapılınca tiyatro tarhimizin ilk ''biz bize benzerizciler''i azınlıkta kaldılar. O günden sonra da Türk tiyatrosunun kaderi en az bir doksan yıl için çizilmiş oldu. Arada Fecr-i Ati'nin ölü doğan, halk damarından kopmuş kavanoz edebiyatı tiyatroya da el atıp Şahabettin Süleyman'ın kaleminden acayip yapıtlar sunduğu ve gidişin sakatlığına gülmeye varan bir sirvrilikle vurguladığı halde yinede uyanan olmadı. Başkent seçkinlerinin tek tiyatrosu sayılan Darülbedayi'nin ilk oyun dağarcığına bir göz atın:
Bir dolu Batı özentisi uygulama ile karşılaşacaksınız. Seyirci ve geleceğin yazarları bu yoldan eğitilmek isteniyordu. Kişiler ne bizden ne onlardan çevresi ne Türk ne Avrupalı, durumları davranışları tatlı su Frengi ailelerininkine benzeyen bir dünyayı tiyatronun çağrışımı diye belleyen bu kuşakları sonradanbu ilk izlenimin bilinçaltı etkisinden kurtarmak ya çok güç olacak ya da çoğu zaman görüldüğü gibi hiç olamayacaktır. Roman alanında bir Halit Ziya'nın bizden olmayan, havada duran kişileri, tanımları, yorumları, yargılarına karşı yüzde yüz bizden bir Hüseyin Rahmi'miz vardı. Beyoğlu'nun iki üç bin kişisi için roman yazan İzzet Melih'ler, Saffet Nezihi'lere karşı Ahmet Rasim'ler, Osman Cemal'ler dengeyi tutuyordu. Ama tiyatro alanında Hüseyin Suat'ların, Tahsin Nahit'lerin ve öbür uygulayıcıların karşısına çıkacak güçlü bir yerli yazarımız yoktu. Bu yoklukta onun yerini yabancı yapıtları şaşılacak bir sıcaklıkta yerlileştiren İbenürrefik Ahmet Nuri almak zorunda kaldı. Çoğu insanın Sekizinci'yi Hisseyi Şayia'yı, Ceza Kanununu, İpekçi Merhum'u yerli sanışı boşuna değildir. Musahipzade Celal, ortaoyunu tekniğini tiyatroya çıkaran ilk yazarımız sayılsa yeri. Ama o da ağırlığını bu devirden biraz sonra, asıl 1930'lardan bu yana, Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Şehir Tiyatrolarına sürekli yapıtlar verdiği evrede duyuracaktır.
emre aydın